ırmak's profileırmak adlı kullanıcının ...PhotosBlogListsMore Tools Help

ırmak adlı kullanıcının alanı

ırmak nehir

Muzık

No list items have been added yet.
No list items have been added yet.

Custom HTML

No content has been added yet.

Custom HTML

No content has been added yet.

Resımler






Custom HTML

No content has been added yet.

Custom HTML

No content has been added yet.

.:: HosGeLDiNiz ::.

 
 

 
 
 
 
 
    SevgiNeTi.Spaces.live.com Hosgeldınız
 
                                                                                        Copyright © SevgiNeTi.com®
   
There are no photo albums.

.:: SevGiNeTi ::.

 

June 25

GENEL AF ÜÇ AYLAR

Genel af, üç aylar
Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürüp, geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürüp mevsimleri yaratan Allah, her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır.


Mazi geçip gitmiş, onunla uğraşma. İstikbal gelmemiş; onunla da meşgul olma. Bulunduğun ânı İslâm’a uydur. Mademki her an ölebiliriz, öyleyse her an helal dairede bulunmalıyız ki, helal daireden ahirete gidelim. Böylece günün saniyeleri bile mübarek olur.

Fakat her insan bu kadar şuurlu olamaz. Onun için cuma gününe, arife günlerine, bayramlara, üç aylara önem verilmiş. Gaflete dalan insanlar hiç değilse bu mübarek günlerde ibadetlerini artırsınlar. Aslında bu dönemler, “genel af”tır, tövbe edenler affa mazhar olur.

Zaman durmuyor, akıp gidiyor... Bu akışın nirengi noktaları, trafik işaretleri mübarek günlerdir. Bazı insanlar bu günlerle bütünleşerek, daha güzel bir yaşantıya kavuşurlar. Üç aylar, Müslümanların ibadette gayrete geliş anıdır. Bu aylarda Müslümanlar maddeten ve manen çok fedakârlıkta bulunurlar. Bu fedakârlık onları sıkı sıkıya İslâm’a bağlar.

Peygamber Efendimiz (sas); “Recep, Allah’ın(cc) ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır.” buyurmuştur. Beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin geceden hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır.

Üç aylar tövbe aylarıdır. Günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu zor duruma düşürür. Bu sebepten tövbelerle, günah kirlerini temizlemek lazım.

Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: “Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır... Her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar adeta bir başka büyüyle gelir, geçer, gelip geçerken de derecelerine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.”

Aylar mübarektir. Önemli olan insanın mübarek olmasıdır. İnsanın mübarekliği de haramlardan arınmak, helal dairede yaşamaktır. “Allah’ım, Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.”


HEKİMOĞLU İSMAİL
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 

Üç aylar birer dua ve niyaz mevsimidir. En güzel duaları başta sahabiler olmak üzere İslâm büyüklerinden öğreniyoruz. Hz. Ali'nin Receb ayında şu şekilde dua ettiği rivayet edillir:

“Allahım, salat eyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselamın üzerine; hikmet yıldızları ve devamlı nimet ve ismet kaynağı ehl-i beytine.

Allahım, beni her türlü kötülükten koru. Beni unutkan etme ve gaflet üzerinde bırakma. Sonumu da hasret ve pişmanlıkla bitirme. Benden razı ve hoşnut ol. Senin mağfiretin zalimler içindir, ben de nefsime zulmettim.

Allahım, beni bağışla, beni bağışlamakla Sana bir zarar gelmez. Bana nimetlerini ihsan et, bana vermekle senin ihsanın azalmaz. Senin rahmetin geniş ve boldur. Hikmetlerin ise hoş ve güzeldir.

Allahım, bana sıhhat ve afiyet ver. Güven ve huzur ihsan eyle. Şükür ve takvaya ulaştır.

Allahım, Senden sabır ve doğruluk istiyorum. Bana işimde kolaylık ver. İşlerimi güçlükle gördürme. Aileme, çocuklarıma ve kardeşlerime iyilik ve ihsanda bulun. Onları mü'min ve Müslümanlardan kıl ve bu şekilde dünyadan ayrılmalarını nasip eyle.”
 

Üç aylara Girerken



"Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç aylarınızı) tebrik ediyoruz."



Dinî anlatımda "Şühûr-ü selâse", yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir.

Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur'ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban'da üç yüzü aşar, Ramazan'da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.

Bu bakımdan üç aylar “pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)” olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür.

Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur'ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, “bu çok sevaplı ibadet ayları”ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı “yatırım” olur.

Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.

İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir.

Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.

Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü'minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur'ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir.

Böylece bütün mü'minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah'ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur'ânlar, Arş'a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor.

Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü'min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur'ân'ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir.

Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız
o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.

Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü'min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir.
Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü'minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.

(1). Şuâlar, s.416.
(2). Emirdağ Lâhikası, 1:40.
(3). Kastamonu Lâhikası, s.93.5. Mektubat, 281-285.

Mehmet Paksu
 
--------------------------------------------------------------------------------------------
Reğâib Kandili
Bu gece Regâib Kandili. Hakkında bir kitap(çık) yazılabilecek bir seçkin gecenin fihrist başlıkları gibi, süzme cümleler ile Regâib’i ve onun karşısındaki duruşumuzu bir kere daha hatırlamaya ihtiyacımız var.


Kuraklıktan çatlamış topraklar için su ne ise amelsizlikten kurumuş kalpler için bu gece odur. İşte kısa kısa tarifleriyle Regâib’i fikren hatırlama ve hissen duyma adına hep beraber bir besmele çekmiş olalım:

Receb ayının ilk cuma gecesi olan Regâib, beş derece katmerli mübarekiyete sahiptir. 1. Her normal gecede bulunan bir icabet saatini içermesi bakımından sahip olduğu kıymet. 2. İçinde bulunduğu Receb ayının, “mübarek üç aylar”ın bir ayı olması itibarıyla, o üç aylardan devşirdiği mübarekiyet. 3. Receb ayının aynı zamanda “hürmetli/haram aylar”dan olması açısından, gelen bir muhteremlik. 4. Cuma gecesi olması itibarıyla, hadd-i zatında mukaddes olan cumadan gelen bir kutsiyet. 5. Bizzat Regâib gecesi olması noktasında, kendi zâtî kutsiyeti ve hususiyeti. İşte bu beş kutsal, Receb-i Şerif’in ilk cuma gecesinde olan Regâib’de birleşmek suretiyle, aynı vakti paylaşınca, ortaya beş yönden kutsiyeti katmerli olan bir Regâib gecesi çıkmaktadır. Bunları bilen bu gece uyuyamaz! Regâib gecesi, duaların kabul edildiği beş geceden birisidir. “Beş gece vardır ki, o beş gecede yapılan dualar geri çevrilmez, kabul olunur. Bunlar: 1- Recep ayının ilk cuma gecesi (Regâib gecesi). 2- Şaban’ın 15. gecesi. 3- Cuma geceleri. 4- Ramazan Bayramı gecesi. 5- Kurban Bayramı gecesi.” buyuruyor Dua Peygamberi. [Suyûtî, Câmiu’s-Sagîr, (Feyzü’l-Kadir’le birlikte), 3/454, Beyrut, 1972 (İbn-i Asâkir’den rivayetle). Ayrıca bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, 2/93]. “Duanız olmasa Rabb’im size ne diye değer versin!” dedirtiyor Kur’an. İstemeyene verilmez ki!

İsmini meleklerin koyduğu gece

İsmini meleklerin koyduğu özel bir gecedir Regâib gecesi. “Allah’ın her günü mübarektir; ama bazı istisnaî günler ve geceler vardır.” Peygamberimiz Efendimiz (sas): “Receb-i Şerif’in ilk cuma gecesinden gafil olmayın! O, öyle bir gecedir ki, melekler o geceyi Regâib [yani elde edilmek istenen büyük armağan] adını vermişlerdir…” buyurmuştur. [A. Geylani, Gunye, s. 272, Çvr. A. F. Meyan, Berekat Y., İst., 1981]

İnsan, melek olmak için var değildir; ama melekleri geçebilecek donanıma sahiptir. Demek melekleşmekten öte bir hedefi vardır. Öte’yi yakalayabilmek için önce melekleşmek, melekleşmek için de önce melekûtî âlemlere meleke kazanmak, bu meleke için de şu mülk âleminden ve bedenden geçmek, geçebilmek için de Regâib gibi mana âleminin Allah’a en yakın zirvelerine çıkmak, çıkabilmek için ise seccâdeye binmek, efsunlu dualarla kanatlanmak lazım!

Efendimiz’in (sas) Allah’ın çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütf u ihsanlara, semavî mevhibelere eriştiği bir gecedir Regâib gecesi. Cenab-ı Mevla, Hz. Muhammed’e lütfettiği küllî rahmet ve ihsanların kapısını, cüz’î planda tek tek ümmetine de açık bırakmış. Akıllı davranan, yolunu bulan, iradesinin hakkını veren her kul o harikulade ikramlardan nasibdâr olabilir. Rağbet göstermeden, Regâib’e erilmez, Regâibleşilmez. Bu gece, üç aylık mübarek ahiret pazarının ilk sergisi. Bir arınma, aklanma, paklanma fırsatı. Ahirete yatırım vakti; her türlü sevap ticaretinin yapıldığı bir pazaryeri.

Regâib gecesi, “cismaniyet-i Muhammediye’ye ait ilk hayat maddesinin ismet ve iffet sadefi bulunan Hazret-i Âmine Hatun’a tevdi olunduğu mübarek rahmet gecesidir. Bu nurlu gece veladet-i Ahmediye güneşinin açacağı sabahın rahmet ve saadet başlangıcıdır.” Bediüzzaman, Rasulullah’ın bir derece bir cihette şehâdet âlemine (ana rahminden dünyaya) Regâib gecesi teşrif ettiğini belirtmiştir. Çocuk sahibi olacağının müjdesini aldığında yüreği hoplayan, uçacakmış gibi çığlık atan mü’minler, bu gece çocuklarından da, kendilerinden de çok sevdikleri Rasulullah’ın müjdesi ile sabahlara kadar salât ü selam getirirler.

Sehl b. Abdullah Tusterî (ra) buyurmuştur ki: “Allah Teala, Nebiy-yi Muhterem’i ana rahmine düşürmeyi dilediği gece emreyledi. Emri üzerine Cennet hazinedârı melek, Firdevs cennetini açtı ve bir münadi, göklere ve yerlere: “Âgâh olun ki, Muhammed’in nuru, bu gece ana rahminde karar kıldı, hilkati onda tamam olup dünyaya gelerek beşîr ve nezîr (müjdeleyici ve sakındırıcı) olsa gerek!” diye seslendi.” [H. Algül, İslam Tarihi, 1/123]. Nur-u Muhammedî’nin anne rahmine düştüğü gece kainata seslenmiş ve sesini bırakmış bulunan meleğin hâlen mevcut olan o sesi acaba kalb kulağıyla duyulmaya çalışılsa, duyulamaz mı?

Regâib, Zât-ı Ahmediye’nin manevî terakki hayatının başlangıcının unvanıdır, diyor Bediüzzaman. Peki şefaatini umduğumuzu söylerken samimi olduğumuzdan şüphe etmediğimiz biz ümmetinin de ruhî hayatı için de öyle mi? Regâib gecesinin de üzerimizde hakkı vardır. “Senin üzerinde nefsinin, ehlinin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver!” buyuruyor Allah Rasulü. Zamanın da üzerimizde hakkı vardır. Zamanın hakkı, farz, vacip ve sünnet vakitlerinde o ibadetleri önceleterek ifa etmektir.

Regâib gecesi, seccâdelerin kanatlarında mi’raca yükselinecek “istisnâ ânlâr”dır. “Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde ânıdır. O halde secdede bolca dua edin!” Böyle diyor secde edenlerin şâhı. Mükemmellik yolculuğunda sürekli ilerlemek hedefindeki insanoğlu, uzayın sonsuzluğunun ve sınırsızlığının ötesindeki Mutlak Sonsuz ve Sınırsız’a ancak kendi kalbinden yol bulabilir, secdeye kapaklanmış bir kalbin. Regâib Kandili, Allah ile vuslat vaktidir. “Receb ayı Allah’ın ayıdır.” buyurmuş Allah’ın sevgilisi. Regâib ise vuslat hareminin eşiği. “Gece âleminin tâçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri(dir)” diyor “En Yakınlardan Biri”. Demek kandil zamanları da secdeye gidiyor, Allah’a olabildiğince yakınlaşıyor. Secde halindeki zamana mübarek zaman dilimleri diyoruz. Eğer kul da, o secde halindeki zamanın içerinde kendi secdesini yaparsa, mübarekleşir, Allah ile buluşur. Güzellere dilbeste olanlar, bütün güzellerin en güzeli ve güzelliğin asıl kaynağı olan Hz. Cemîl-i zül’l-cemâl ile vuslat için nasıl biğâne kalabilirler ki?!.

Menâzil b. Lâhik’a babasının dediği gibi: “Allah’a sakın asi gelip onun cezasına çarpılmayasın. Mübarek geceler senden daha ne kadar şikayet edecekler? Melaike-i kiram, mübarek günler ve geceler, senden hep şikayet etmektedirler.” Sakın Regâib kandili de bizi Allah’a şikayet edecek olmasın!.. Hani “Ebu Bekir’in bir gecesi var ki, Ömer’in bütün ömrüne bedel!” dediği gibi. Ey gönül! Bir gece yaşa ki, bir ömre bedel olsun! Bu yaşayacağın son Regâib gecesi olabilir, elvedâ Regâib’i...

Musa Hub
------------------------------------------------------------------------------------------

Üç aylara ulaştıran Rabb'imize şükürler olsun!.
Yeryüzünün her mekânı, hayatın her zamanı fazilet ve kutsiyette eşittirler. Çünkü her mekânı ve zamanı yaratan Rabb'imizdir. Ancak üç mekân ve üç zaman vardır ki onlar müstesna.

-Mekke'deki Mescid-i Haram, Medine'deki Mescid-i Nebi ve Kudüs'teki Mescid-i Aksa mekânları..

Buraların yeryüzünün en kutsal mekânları oldukları, buralarda yaşanan olaylarla ve Efendimiz (sas) Hazretleri'nin de hadisleriyle sabittir.

Bu sebeple yeryüzünün herhangi bir yerinden bir başka mescide ibadet etmek niyetiyle yola çıkılmaya gerek duyulmazken, bu üç mescitte ibadet için en uzak diyarlardan bile aylarca yol alınabilir.. Çünkü bu üç mekânın yeryüzü coğrafyasının en üstün mekânları olduklarından en küçük bir tereddüt bile yoktur.

Bazı mekânların bazılarından üstünlüğü sabit olduğu gibi, zaman dilimlerinin bazıları da bazılarından aynı şekilde üstündürler. Nitekim üç aylar, içindeki kandil geceleri ve Kadir Gecesi gibi kutsal zaman parçaları da böyle öteki devrelerden üstündürler.

İşte bu üstün zaman parçaları olan üç aylar, geçtiğimiz cuma gününden itibaren bizi bir daha şefkat ve sevgi ile kucaklamış bulunmaktadır. Böyle eşsiz bir zamana bir daha eriştirdiği için Rabb'imize ne kadar şükretsek azdır..

Çünkü girdiğimiz Recep ayı ile başlayıp Şaban ayı ile devam edecek olan ruhani yükselmeler, Ramazan ayında en üst dereceye ulaşır, Kadir Gecesi'nde ise, üç aylar boyunca kendini manen hazırlamış olan mümin artık İlahi affa tam nail olacak bir kâmil mümin haline yücelmiş olabilir. Hatta bayramda da yeniden bir beyaz sayfa açarak yepyeni taptaze bir başlangıç yapma bahtiyarlığına bile ulaşabilir..

Bu mümkün mü? Hiç şüpheniz olmasın.

Kendinizi üç aylar boyunca özel bir korumaya alırsanız Rabb'imiz sizi bağışladıkları arasına alabilir.. Çünkü Rabb'imiz kulunun cehennemde azap görmesinden değil cennette mutlu olmasından memnun oluyor.. Bunun için de sebepler hazırlıyor, bazı mekânları, bazı zamanları diğerlerinden üstün kılıyor ki, kulları bu devrelerden istifade ile kendilerine çekidüzen versinler, yeni bir hamle ve teşebbüsle dinî hayatlarında ilerleyip kâmil bir mümin haline gelerek cennete layık duruma yükselsinler.

Bundan dolayıdır ki Efendimiz (sas) Hazretleri, Recep ayında ibadetlerini daha da artırmış, Şaban ayında ise bir kat daha ileriye götürmüş, Ramazan'daki umumi affa layık olma örneğini artırdığı ibadetleriyle vermiştir..

Bu sebeple bu ayda tövbe istiğfarlarla daha fazla ibadet edilir, oruç tutulur, hayır hasenatta ilerlemeler kaydedilir. Hatta kaza namazları varsa kılarak tümüyle bitirmeye niyet edilir. Ta ki Ramazan'daki umumi affa girerek yeniden bir beyaz sayfa açma bahtiyarlığına erişme mutluluğu yaşasın.. Ayı tümüyle oruçlu geçirme şeklinde bir emir yoktur. Ancak Efendimiz (sas)Hazretleri'nin ayın ortalarında üç gün, bir de pazartesi perşembe günleri tutmayı adet edindikleri oruçları söz konusudur. Onlara uymaya çalışmak sünnet sevabı kazanmaktır.

İşte henüz başında bulunduğumuz bu mübarek aylar, önümüzdeki kandil geceleri hayatımıza yeniden bir çekidüzen verme fırsatı veriyor, dinî hayatımızı daha ileriye götürme azmi kazanmamıza zemin hazırlamış oluyor..

Biz de Efendimiz (sas ) Hazretleri'nin duasını tekrarlayarak girmiş bulunuyoruz böyle bereketli üç aylarımıza:

-Allah'ım mübarek kıl bize Recep ve Şaban'ı; affımıza vesile eyle ulaştıracağın Şehr-i Ramazan'ı!

Dinî hayatımızda tekamüle sebep olacak üç aylar dileğimizle ..


AHMED ŞAHİN


" birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
ahmeds sayfasına gitmek için tıklayınızCan Ahmedims.a.v.sayfasına gitmek için tıklayınız 




June 21

Namaz kılmayanlara....

Namaz kılmayanlara....

Namaz kılamıyor musun?

Lütfen burada yazdıklarımı sonuna kadar okuyun ve biraz düşünün...


Neden namaz kılmıyorsun???

Namaz kılmamak için bir sebebin mi var yoksa?

ne olabilir ki Namazdan önemli olan sebep???

dur ben tahmin edeyim:

namaz kılacak vaktin yok değil mi?

ama onların da yoktu...


ya bedir savaşına ne demeli:

savaş hiç durulmuyordu aksine gittikçe kızgınlaşıyordu, bu arada ikindi vakti çıkmak üzereydi, ama kılacak zamanda yoktu karşında en az on katın düşma vardı.
kenara çekilipte namaza duramazdın, yada namazı kılmıyacaksın di mi ben ce en kolayı bu...
ya onlar ne yaptı Peygamberimiz 300 kişilik ordusun ikiye ayırdı yarısı geriye çekildi diğer yarısıdaha ileri atıldı ve daha bir kuvvetle savaştı,
ve geriye çekilenler Peygamberimizin imamlığında namazı kıldılar, bitince de digerleri ile yerdeğiştirip onlar savaşmaya başladı diğerleri geri çekilip yine Peygamberimizin imamlığında namazı eda ettiler...

sence onların zamanı varmıydı? ya da bunların...






ama o zaman bu yoktu değil mi?

yada bu



eee tek sebebin bu mu yani? başkaları da yok mu?

hem vakit bulsan bile nerde kılacaksın ki namazı yer yok ki evde değilsin zaten başka yerde yok değil mi?

sence onların yeri var mı?





buda tutmadı başka yokmu bahanen?

yada yolculuk yapıyosundur değil mi, kılacak yer yok ki olsa kılardın...

peki onların var mı?




buda olmadı galiba?

yada çok yoğunsundur, çok işin vardır hiç ayıracak vaktin yoktur değil mi?

onların da işi çok ama bi on dakika ayırabiliyorlar

ama senin bir dakikan bile yok değil mi?

bir düşün bakalım bu kadar vakti ne için harcıyosun, dünyalık için değil mi?
iyi para kazanıyım, rahat yaşıyım, param pulum olsun hepsi bunun için mi?
bir daha düşün sen önce kim götürmüş bir bez parçasından başka bir şey, orada rahat etmek için kim biriktirebilmiş veya götürebilmiş kazandıklarını?
oraya gittiğinde ilk sorulacak soru ne biliyor musun?

yaa o zaman ne cevap vereceksin, vaktim yok diyemezsin, yer bulamadım diyemezsin, işim vardı diyemezsin değil mi?

belki şunu dersin: "bu kadar çabuk beklemiyordum ölümü yoksa kılacaktım ileride namazımı kaza namazıda kılacaktım"...ama senin yaşın genç daha yaşlanınca kılarsın değil mi hem o zaman bol bol vaktinde olacak,
ya yaşlanmazsan...

ya sen namaz kılmadan, senin namazını kılarlarsa...


bunlar kadar gençmisin sen,ama bak onlar kılıyor neden?



namaza yetişmek için koşan bir çocuğa Hz.Ömer "sen daha çocuksun bu kadar telaş etmene gerek yok sen daha küçüksün namaz sana farz değil"demişti,
ve çocuk demişti ki:"Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu? Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı. Hem bu yaşta Namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."

sen hala gencim de...?



aaa olmadı hastasın değil mi onun için kılamıyorsun, özür dilerim...

ama iyileşmen için namaz kılman gerektiğini biliyor musun? öyle dememiş mi Peygamberimiz"namazda şifa var" kalk bir kıl bakalım namazın hastalığın kalıyor mu o zaman???

bak oda hasta üstelik kaç yaşına gelmiş...(HİÇ UNUTMAM DEDEM ÖLÜM DÖŞEGİNDE DAHİ KILIYORDU)





ama ayakta duramıyosun değil mi?
oturarak kıl, oturamıyosunda(yatalaksın)
kafanla kıl o zaman, yoksa tamamen felç mi geçirdin (şimdi yıttın galiba) zannetme ki yırttın o zaman da gözlerin kıl bak bu kadar kolaylık var, eminim başka bahanelerinde vardır...değil mi?

yaaa boş ver hem sen niye namaz kılacaksın önemli olan kalp değil mi? senin kalbin temiz kılsan ne olacak ki?

O Güzeller Güzelinin kalbi kapkara mıydı, pislik içinde miydi de, ayakalarının altı şişinceye kadar namaz kılardı?

eee gördün mü kalbin Efrendimizin kalbinden de mi temiz acaba???

değil, değil mi?

bu da olmadı var mı başka bahanen kalmadı mı yoksa uyduracak bir şeyler?

tamam hepsini kılamıyorsun bari bir iki vakiti kıl olmaz mı?

oda mı yok?

bahanelerini dinleme(me)k isterim veya dur bunlarıda ben tahmin ediyim...

sabah namazına uyanamıyorsun, sabahın köründe kim kalkacak ki uykunu mahvedeceksin değil mi?


ya böyle bir ilan görsen ne yapardın acaba?



ama gitmezdin değil mi değmez onun için felan uykunu bozmana, sen mi gitmeyeceksin yalan bari söyleme ilk sen olmak için geceyi orda geçirirdin...

olmadı, gelelim öğleye, off öğle vakti o kadar telaşede namaza vakit mi ayırcaksınbir sürü işin gücün var yetişemiyorsun zaten, bir de namaz hiç olmaz bu kadar işin arasında namaz mı olur?



ama yemeğini yemeden öğleyi geçirmiyorsun belkide zevkini çıkara çıkara 1 saatte yiyosun yemeği değil mi, yemek daha önemli değil mi???

ya ikindin ne olacak??

dur şimdi zaten yoruldun bütün gün işler hala bitmedi bu yorgunlukla namazını felan kılamazsın, ama dedim ya az önce bir daha diyeyim ne demiş Peygamberimiz"hasta mısın, yorgun musun, çaresiz misin,... o zaman namaz kılda geçsin bunların hepsi...

ya akşam namazı???

oooo sende yaaa daha eve gidilecek, yemek yenilecek, zaten akşam vaktide kısa yetişemiyorsun değil mi?

evine 10 dakika sonra girsen ne olacak kaçmıyor ya ev, ama vakit gidiyor bir daha bulabilecekmisin o vakti???

yatsı namazını hiç sormuyum değil mi?


o saatte namaz mı kılınır insanın uykusu geliyor uykulu uykulu namaz kılınmaz ki...

ama nedense başka zamanlar uykun gelmiyor, mesela bunlara bakarken hiç uykun gelmiyor değil mi?



eee bunlarda olmadı vakitlerin birinden bile sıyıramadın yakayı,var mı başka bahanen benim aklıma bu kadarı geliyor, seninde aklına gelmiyor değil mi? kalmadı çünkü başka bahane... aslında var ben sana söyleyim mi üstelik bu sefer kesin kurtulursun namaz kılmaktan(zaten kılmıyosunda) üstelik bir tane değil, ne mi dur söyleyim:

1 : ÖLÜ İSEN

2: DELİ İSEN

3: ÇOCUK İSEN

4: HAYVAN İSEN

5: KAFİR İSEN

ne dersin sıyırdın bu sefer ha?

ama yok, nasıl olur sen ölü veya deli değilsin, üstelik kocaman adamsın ve insansın, Allah korusun kafirde değilsin eee demek ki neymiş namazdan kurtulamazsın................


sana sesleniyorum ey insan boşver sen nefsini o zaten hiç namaz kılmak istemez ki sen dinleme onu bak yukarda birden sıraladı bahaneleri sonuç ne peki? koskoca bir hiç. yani gel namazını kıl uyma sen ona yoksa sende mi uyduracaksın bahane ama kalmadı ki bahane, niye mi namaz kılacaksın? dur onuda söyleyim:

sen müslümansın degil mi?(elhamdülillah) eee kanıtın ne nasıl ispatlarsın bana müslüman oldugunu, tabi ki namaz kılarak islam demek namaz demektir namaz dinin direğidir onun için...


bir de gözünü çevirde bak etrafına




bu güzellikleri Yaratan övülmez mi, ona sana verdiği binlerce nimet için şükredilmez mi, tabi ki şükredilir bu da en güzel şekli olan namazla olur, hem sen namaz kılmakla Allah ’ı yüceltemezsin O zaten Yüceler Yücesi , sen ancak Rabbimin katında kendini yüceltirsin...

tamam sen boşver hepsini sen bunlara da mı acımıyorsun



Yüce Allah buyurmuyor mu:

"namazdan sonra edilen dua reddolunmaz" diye, haydi onlar için başka bir yapmıyorsun(yapamıyorsun) madem en azından dua et...



hem bak doğada herşey ona secde ediyor sen daha ne duruyorsun







şimdi gel ne dersin artık başlayalım mı namaza?
haydi mevlanaca namaz kılmaya var mısın??


onun gibi secde ede ede seccadeyi lime lime etmeye var mısın?

veysel karani gibi geceleri gündüzleri namazla geçirmeye var mısın?
öyle güzel bir namaz kılarmış ki mübarek bir geceyi sadece kıyamda, bir gece sadece ruküda, bir gece sadece secdede geçirirmiş...
Hz. Ali gibi, savaşta yediği okun acısından çıkaramıyorlar, ancak Hz. Ali namaza durunca çıkarıyorlar hem de kılı bile kıpırdamıyor, soranlara da "biz namaz kılarken can kuşumuzu salıveririz" demiş, var mısın böyle namaz kılmaya?,

Hz.Rabia gibi, gözlerinde yaş kalmayıncaya kadar namaz da ağlamaya var mısın?

ve O GÜZELLER GÜZELİ, namazı en güzel kılan O kimse onun gibi Kılamazdı, varmısın onun ümmeti olarak namaz kılmaya?

biliyorum sen onlar gibi namaz kılamazsın, onlar gibi olsan zaten bahane uydurmaz, namaz kılmak için kendine yollar arardın bu zamanda...nasıl mı namaz kılacaksın?

öyle bir namaz kılacaksın ki ezanı okuyan Bilal-i Habeşi olacak, namaz kıldığın yer Mescid-i Haram(KABE) olacak ve imamın Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) olacak ve Hz. ebubekir, Hz. Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali ve sahabeyle birlikte namaza duracaksın....

öyle bir namaz kılacaksın ki, sırat köprüsünün üzerinde olacaksın aşağısı cehennem ve karşında YÜCELER YüCESİ Allah TEALA ve meleklerle saf tutarak...

öyle bir namaz kılacaksın ki mevlana’ca:



Namaza tekbirle girmek,"İlahi,biz Senin huzurunda kurban olduk !" demektir. Tekbir getirerek kurban kesildi ğibi, tekbirle namaza başlamak da, "Allah ’ım canımız Sana feda olsun!" anlamındadır.

Namazda kıyama durmak, Allah ’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonraki hakkıyla yerine getiremediği kullundan ve işledği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya eğilir.

Başı rükuda iken"Hakk’ın suallerine cevap ver" diye İlahi ferman gelir. Kul, rükudan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüzüstü secdeye kapanır.

Tekrar ona,"Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver" diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır.



Aslında sen namazı Kabe de kılıyorsun biliyor musun? evet sen o safın içindesin aslında, ilk saf Kabe’nin etrafını çeviren ilk halkadır ve sende gittikçe büyüyen bu halkanın içindesin bu safın içindesin sen namazı orda kılıyorsun sadece biraz arka saflardasın o kadar, inşAllah ön saflarda da kılmak nasip olur...

var mısın böyle namaz kılmaya?

hadi ey kalbim durma artık tövbe et ve Yaradanına en güzel hamdını sun, temizle kalbini pislikten, dünyalıktan ve kula yakışır bir şeklide MEVLA’ya yaklaş...


hadi be ruhum hadi be kalbim uymayın siz o nefsime o hep konuşur ve sizi kötüye götürür, siz ondan güçlüsünüz, siz ona hükmedersiniz hadi kırın onun gücünü

biliyorum yapacaksın sen bunu hadi o zaman bak Bilal-i Habeşi ezanı okumaya başladı



haydi şimdi namaz zamanı, haydi şimdi kurtuluş zamanı...


KURTAR KENDİNİ...

Alıntıdır....
__________________
SöyLéSém TéSiri Yok....SuSSam qönüL Razı deqiL....
vér@ isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
June 10

KIL BENİ EY NAMAZ

  0dd2501dbdgh2

 

 

 

 

KIL BENİ EY NAMAZ...

 

 

 

 

Sabah Namazı

 

Vakit seher… Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere.

 Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor.

Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin.

Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun. Kimsenin adını bilmediği,

 hatırını saymadığı bir yetimdin.

Hatırla ki,

unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadı. Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı.

Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi.

Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe bürüdü ruhunu. Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.

Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere.

Aç kalbini Rabbine.

Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. Güneş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel.

Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini herkesin O’nu unuttuğu anda ananlardan ol.

Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm].

Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti...

 

Öğle Namazı

 

Vakit öğle. Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var!

Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey.

Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak.

 Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin!

Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda..

Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada.

Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce..

Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine...

Vakit öğle... O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini duyamıyorsun bile.

Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır.

Ebedî sükûnete hazırla kendini. Kalbini sonsuzluğa bitiştir. Alnını secdeye değdir. Şimdi öğle namazı vakti!

 

İkindi Namazı 

 

vakit ikindi..

gün ihtiyarladı,

güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi,

 ayrılığı söylüyor hece hece...hüzün renkli bulutlar sardı göğü, zevale doğru akıyor ışıklar, devriliyor zaman,

hatırla ki sen de şimdi bir ömrün ikindisine doğru yürüyorsun, tenin soluyor,gözlerinin feri çekiliyor,

yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlanıyorsun, öbür kıyısındasın artık nehrin..

 bundan sonra vaadi yok sana zamanın, bundan sonra yeni bir vaadi yok sana hayatın..

 yokuş aşağı akıyor kalbin,şimdi vakit ikindi.. kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları,

 tutnacak dal arıyor gibisin zamana karşı,

 zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde, gün daha kısa geliyor artık..

yemin olsun ki ikindi vaktine hüsrandadır insan şimdi anlıyorsun..

yokuş aşağı akıyorsun dalından kopuyorsun,

hoyrat bir rüzgar artık zaman.. geriye kalan ancak iman,şimdi ikindi vakti,

secdeye koy alnını eğil zamanın sahibinin önünde,ona konuş..

onunla konuş.. fısılda dualarını sonsuzluğa tutun hece hece..

şimdi vakit ikindi, şimdi ikindi namazı vakti..

 

Akşam Namazı

 

Vakit akşam. Gün ölmek üzere. Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden.

Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. Kara kefenini giyiniyor gün. Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor.
Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak. Hayatının perdesi çekilecek.

 Senin de kıyametin kopacak.

Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin.

Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki,

sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın.

Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet..

Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak.

Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O’nu an şimdi. Şimdi akşam namazı vakti…

 

Yatsı Namazı

 

Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme.

Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan.

Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.

Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın.

Bir adın kalacak geriye. Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.

Şimdi gece… Sabaha çok var.Işık uzaklarda.Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine?

Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette.

Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, Sen de herkesin unut, O’nu hatırla.

Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece,

Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.

Şimdi yatsı zamanı vakti...

 

 

 

 

 

_stersen.jpg 

  

   

 

 

June 07

Miracımsın sen benim, şahidimsin, ey namaz!

Miracımsın sen benim, şahidimsin, ey namaz!

 

Kurtuluş yolum benim, buldum seni nihayet,

Ne bilsin ki gafiller, heyhat seni anlamaz,

Seni hor gören gözü, Rabbe ettim şikâyet,

Miracımsın sen benim, sultanımsın, ey namaz!

 

Lâl oldu gönül dilim, tarif edemez seni,

Esrar-ı hakikatin sultanısın sen namaz.

Ne bilsin ki cahiller, bilmez, göremez seni,

Miracımsın sen benim, dermanımsın, ey namaz!

 

Gecenin ol şerrinden senle bulurum felâh,

Esrar-ı zikrullahın sultanısın sen, namaz,

Ezan-ı Muhammedî der hayye alessalah.

Miracımsın sen benim, necatımsın, ey namaz!

 

Sırları aşikâr et, görsün ol biçareler,

Esrar-ı beytullahın, ashabısın sen namaz,

N’olur bırakma bizi, senle dolsun haneler,

Miracımsın sen benim, mihmanımsın, ey namaz!

 

Ey takvanın silâhı, müminlerin baş tacı,

Ey menba-ı aşkımın sevdası canım namaz,

Ey mü’minin miracı, ey gönlümün ilâcı,

Miracımsın sen benim, rahmetimsin ey namaz!

 

Ol Rahman’a götüren, sen gönlümün burakı,

Ey gözlerimin nuru, ışığım benim namaz,

Kavuşturansın Rabbe, yakın eden ırakı,

Miracımsın sen benim, şahidimsin ey namaz!

                      NECATİ DURAK ÜNLÜ   ALINTI

MEDİNE'NİN GÜLÜ

 ANDIM YİNE SEN'İ HER ŞEY YANIMDAN SİLİNDİ.
  HAYALİN GÖNLÜMÜN TEPELERİNDE GEZİNDİ;
  BU BİR SERAP OLSA DA HAFAKANLARIM DİNDİ..
  ANDIM YİNE SEN'İ HERŞEY YADIMDAN SİLİNDİ.
 
  KEŞKE HEP AŞKINLA OTURUP AŞKINLA KALSAM,
  RUHLAR GİBİ BULUP GÖNLÜNDEN İÇERİ AKSAM;
  KEŞKE HEP AŞKINLA OTURUP AŞKINLA KALKSAM.
 
 
 ANLASAM , VUSLATA NE ZAMAN FERMAN GELECEK?.
 HİCRANLA YANAN GÖNLÜM DURMADAN İNLEYECEK;
 İNLEYİP EN TAZE HİSLERLE HEP BEKLEYECEK..
 ANLASAM, VUSLATA NE ZAMAN  FERMAN GELECEK?.
 
 KALBİM BİR GÜVERCİN TİTRERKEN ADINDAN,
 NE OLUR SANA ULAŞMAM İÇİN KANADINDAN;
 BANA BİR TÜY VER, PERVAZ EDEYİM HEP ARDINDAN..
 KALBİM BİR GÜVERCİN GİBİ TİTRERKEN ARDINDAN.
 
 
 EY KUPKURUÇÖLLERİ CENNET'EÇEVİREN GÜL!
 GEL O BAYILTAN RENKLERİNLE GÖNLÜME DÖKÜL!
 VAKTİDİR,AĞLAYAN GÖZLERİMİN İÇİNE GÜL!
 EY KUPKURU ÇÖLLERİ CENNET'E ÇEVİREN GÜL!
 
 MECNUN GİBİARKANDAN KOŞAN KULUN OLAYIM,
 BİR KOR SAÇ İÇİME OCAKLAR GİBİ YANAYIM;
 SEN'SİZ GEÇEN BU ACI RÜYADAN KURTULAYIM...
 MECNUN GİBİ ARKANDAN KULUN OLAYIM.
 
  AKLIMUZAKTA KALDIĞI GÜNLERİ SAYMAKTA,
  RUHUMA SİSLİ DUMANLI BİR KASVET YAKMAKTA;
  GÖSTER ÇEHRENİ Kİ, GÜNEŞ GURÜBA KAYMAKTA..
  AKLIM UZAKTA KALDIGI GÜNLERİ SAYMAKTA...
 
  SON DEMDE HİÇ OLMAZSA GURÜBUM TULÜ OLSUN,
  GÖNLÜM UFKUNUN EN TAZE RENKLERİYLE DOLSUN,
  HER YANDA TAMBURLAR ÇALINSIN;NEYLER DUYULSUN..
  NE OLUR, HİÇ GURÜBUM TULÜ OLSUN...!
 
No list items have been added yet.

.:: VideoLar ::.

             
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
ahmed akwrote:

 

Ölüm neden güzel?


 

Secde suresinin 7. âyeti, "O Allah ki, her şeyi en güzel şekilde yarattı" diyor.

Âyet "Her şeyi" diyor. Ayrıca "güzel" de demiyor, "en güzel" diyor.

Yine Kur'ân'ın anlatımıyla "Allah En Güzel Yaratıcıdır."

Allah çirkin bir şey yaratmaz, ne yaratmışsa güzeldir ve de en güzeldir.

Bu durumda çirkin bir şey yok mudur? Mutlaka vardır, hem de akla, hayale gelmeyecek kadar çok vardır.

Öyleyse burada bir tezat, bir çelişki, bir aykırılık yok mu?

Hayır olmuyor. Çünkü çirkinlik, şer ve kötülük de bir anlamda güzelliktir, güzelliğin bir başka biçimde görünüşüdür.

Bu açıdan "çirkin" olan şeylere, "dolayısıyla güzellik" demek daha yerinde olur.

Çünkü çirkinin çirkinliği olmasaydı, güzelliğin güzelliği olmazdı, anlaşılmazdı.

Burada "Her şey zıddıyla bilinir" kuralı akla geliyor.

Hastalık olmazsa sağlık anlam taşımaz. Açlık olmazsa, tokluk anlaşılmaz. Soğuk olmazsa sıcaklık bilinmez. Karanlık olmazsa aydınlığın anlamı olmaz. Kötü olmazsa iyinin değeri ölçülmez. Cehennem olmazsa Cennet lezzet vermez.

***

Bir de güzelliğin derecesi, içine çirkinliğin girmesiyle anlaşılır.

Buna göre kötü ve istenmeyen şeyler de gerçek anlamda güzeldir ve iyidir.

Mesela hastalığı kimse istemez, uzak durur. Ama sağlığın nimet olması ve değerinin anlaşılması için hastalığın olması lazım. Yoksa hastalık bir anlam taşımaz.

Allah'ın isimleri açısından bakıldığında hem sağlığın, hem de hastalığın bulunması gerekir. Sağlıklı olduğumuzda Allah'ın Muâfi ve Mün'im isimlerini anladığımız gibi, hasta olmadan da Şâfi ismi anlayamayız, gizli ve meçhul kalır.

***

Bu arada pek çok insan tarafından sevilmeyen, konuşulması bile istenmeyen bir güzellik daha vardır. Meselâ, ölüm. Ölüm güzel mi, çirkin mi?

Bir kere ölüm tesadüfî bir şey değildir, bir Yaratanı olduğu için güzeldir.

Çünkü Allah'ın bir ismi "Muhyî"dir (hayatı verir), diğer ismi de "Mümît"tir (ölümü verir).

Meselâ, çekirdeğin toprak altında çürümesi, bir çeşit ölümü, ağaç olarak boy atmasıdır, tohumun ölümü bir çiçek olarak açılmasıdır; insanın ölümü de sonsuza adım atması ve ebedi bir hayata geçmesidir.

***

Bir de Azrail'i düşünün. Azrail çirkin mi, güzel mi?

Bir kere çirkin olamaz, çünkü melektir, masumdur, suçsuz ve günahsızdır.

İkincisi, sonsuz güzellik sahibi olan Allah'ın güzel bir emrini yerine getiriyor, kendi başına bir iş yapmıyor.

Üçüncüsü de, yaptığı iş güzeldir. İnsanlar, ölümle fani hayattan baki hayata geçiyor, yok olmaktan kurtuluyor, sonsuz varlığa erişiyor.

Kabir ise her ne kadar karanlık, yalnızlık ve bir vahşet yatağı ise de, mü'min için ebedi saadetin kapısıdır, Cennet'e açılan bir penceredir, Allah'a kavuşmaktır.

Ölüm ve kabir böyle güzel olursa, diğer çirkin ve şer gibi görünen şeylerde gerçek anlamda çirkinlikten ve şerden söz etmek mümkün değildir.

Son söz: Allah adına kâinata bakan bir insan her şeyi güzel görür. Hadiste anlatıldığı gibi "Allah güzeldir, güzeli sever." O güzelse her şey güzeldir.

 

Mehmet PAKSU

 

 

selam ve dua ile kardeşim

 
June 21
ahmed akwrote:

Tuhaf bir yalan: HAYATINI YAŞA!

 

Şuna şaşırayacak mıyız: Yaşamadığımız bir hayata dair sorulduğumuzda... Oysa, özellikle bu yüzden, yaşamadığımız için sorumlu tutulmamız anlaşılabilir birşeyken.

Anlaşılması güç olan, tam “burada,” tam da yaşamadığımız hayatın içinde, bu nitelikteki hayatın sorumluluğunu rahatlıkla taşıyor olmamız.

Bu rahatlık, sürdürülebilir kılıyor, ama hayatı yalnızca “sürdürülebilir” kılması onu insanî olmaktan uzaklaştırıyor. Soğuk, “mekanik” bir rahatlık. Şeyler ile kurduğumuz her türde ilişkinin doğasını belirleyen bu rahatlığın spekülatifliği, hayatlarımızın bir tehditle sınanmasıyla kolayca açığa çıkabilir.

İnsanın bir üretim aracı olarak tarihte yeniden icadı ve bu tarihî ahmaklığın zekice sistemleştirilmesi olgusunun sürekliliği; tahakkümcü iktidar ilişkilerinin kesintisizliği; en alttan en üst seviyeye kadar bu ilişkiler ağı içinde uygulanan yöntemlerle ve geliştirilmiş stratejilerle dünyayı “insansızlaştırma” pratikleri hayatın imkân alanlarını zorbaca daraltmıştır. Hayatın yaşanamazlığı dediğimiz şey tercihlerimizin (sahip olduğumuz bir parça özgürlük de iktidar ilişkilerinin işleyişinden bağımsız değildir), yapıp ettiklerimizin neye tekabül ettiği, neye eşitlendiği ile ilgilidir: Kendimizin dışında bir yere... Kendimizin yokluğuna.

Hayat, hayatiyetini yitirmiştir. Hayatı canlı kılan öz, bugünün üretilmiş hakikat alanında yer bulmamaktadır. Sürgit iktidar ilişkilerinin içinde hakikat üreten aygıtların insanı tâbi kılan, hizaya sokan, disipline eden teknikleri hayatı sahici olmaktan çıkarmış, bir yalana dönüştürmüştür. Artık hiçbir şeyin değeri hayata nasıl hizmet ettiği, ona ne kattığı ile ölçülemez, çünkü hayat, merkezî olma vasfından boşaltılarak mübadele ilişkilerinin vahşi değerlerince yeniden üretileceği pazara sürülmüştür: Mülkleştirilmiştir. Parçalara bölünmüş ve el konulmuştur.

İnsan için hayat, anlamlandırmanın, keşfetmenin, zenginleştirmenin imkânların açık olduğu özgür bir tecrübe olmaktan çıkmıştır:

Birikimi değil, eksilişi işaret etmektedir. “Ziyanda olma” hâli, ekonomi merkezli düşüncenin kâr-zarar denkleminde daimileştirilmiştir. Televizyon ekranlarından akan rakamlar, grafikler iyinin ve kötünün sözcülüğünü üstlenmiştir. Hikmetin değil, tahakkümün dilini kullanarak. Bu dil, formüle ettiği yaşayış biçimlerini kaçınılmaz bir kadermiş gibi seçeneksiz olarak dayatmaktadır. Acil bir amaçlılığın kuvvetle vurgulandığı bu buyurgan dil, insanı sürekli bir geç kalmışlık ve yetersizlik duygusuyla kışkırtıyor. Öyle ki, sonuçta profesyonel bir işle bağlantılandırılmayan düşünce lanetlenmekten kurtulamaz. İnsansızlaştırılmış her alanda, pratik çıkarların barbar yüzü sırıtmaktadır. Çürümüşlük, uğursuz bir sakınımla şımartılırken, insan için imkânsız kılınmış hayatın içinde sığınılacak bir köşe kalmamıştır. Özel hayat, bir şakadan ibarettir. Eğlencenin eğlendirmeyen dünyası, insansızlaştırılmış bir dünyada insan için tasarlanan en doğal mekanların, toplama kamplarının, toplu mezarların, açlık bölgelerin, sefalet yuvalarının, bombalanmış şehirlerin üzerinde yükselerek onları görülmez kılmaktadır. Eğlencenin sağırlaşmaya ve körleşmeye sonuna kadar açık dünyası, gündelik yaşayışın cömertce sunduğu sıkıntılar ve karabasanlarla semirmiş, piyasanın ruhuna uygun biçimde; kendi zamanını ancak satın alarak sahiplenen insan için vazgeçilmezliğini ilan etmiştir.

Gündelik yaşayışın sathiliği, derinindeki sahteliği kurnazca gizliyor. Kimse, bir hayata sahip olduğu için yaşıyor görünmemektedir, çünkü hayat, umutsuz bir hayatta kalma çabasına sabitlenen bakışlarda yitip gitmiştir. “Hayatını kazanmaya” çalışan kişi, daha baştan neyi kaybettiğini gözden kaçırmıştır. Adorno’nun ifadesiyle “kendi yokluğunun ideolojisine dönüşmüş olan hayat”ın içinde, modern toplumun ideal bireyi, yerleşik olana arısasızca eklemlenerek, kendi yokluğunu onaylamış bir sahtelik dolayımında sürekli yeniden—üretmektir. çalışıp çabalamaları, faaliyetleri bu sahtelikle çarpıtılmıştır. Kâr’ın mutlaklaştırıldığı global pazarın müşterilerinin ruhları, faydalı, üretken, işe yarar görünmenin hâlâ hayatta kalmanın tek geçerli şartı olduğu baskısının dehşetiyle sakatlanmıştır.

Bu sakatlanışla kendine ait bir hayatı yaşayabilme yeteneği bütünüyle körelmiş olan insan, bugün, tuhaf bir huzursuzluğa kapıldığında şu mazeretle rahatlayabilir: “Herkes böyle yaşıyorsa, bunda garip olan ne?”

SEDAT TURAN

 CUMAMIZ HAYIRLARA VESİLE OLSUN İNŞALLAH KARDEŞİM DUADA BULUŞALIM DUA İLE

Mar. 5
ahmed akwrote:
HAYAT NE GARİP
Hayat ne garip, bu yolculuğa başlarken herkes gülüyordu, bir tek ben ağlıyordum. Yolculuğun son deminde ise ben gülerken herkes ağlıyor olacak büyük bir ihtimalle. Garip olmasına garip de, acaba garip olan hayatın kendisi mi, yoksa biz insanoğlu mu? Hayatın bir garip yanı varsa, oda olsa olsa bizim gibi biçare yolculara yoldaşlık etmek. Yol bilmez, iz bilmez, dilinden keşkeler düşmez, neden diye sorgulamayı kendine siper edinmiş yolcularla ne kadarda başarılı bir ömür filmi çıkarılabilir ki. Hayat senaryosuna ne kadar başarısızlık yüklenebilir ki, senaryoda yazılanları idrak edemedikten sonra. Yönetmenin asıl ifade etmek istediğini çekip alamadıktan sonra.

Oysa hayat filmi öyle titizlikle kaleme alınmış ki, her şey büyük bir intizamın gölgesinde ilerliyor. Ağlanması gereken yerde ağlanıyor, gülünmesi gereken yerde gülünüyor. Koşulması gereken yerde koşuluyor, durulması gereken yerde duruluyor. Bütün bir film boyunca ev sahipliği yapan evren seti ve başrol oyuncularının en iyi rolü sergileyebilmesi adına arka planda koşuşturan, hiç görünmeyen ama bu senaryonun yapı taşlarını oluşturan varlık ekibi ve yapılan tüm hatalara rağmen tövbe ettirip yeniden bir şans daha veren yönetmenin tek amacıdır, bu yaşam filmiyle oyuncuya asıl idrak etmesi gerekeni göstermek. İşte bu öyle bir idrak ki, ya bu filmin sonun da yok olup gidersin hiçliklere doğru, ya da daima ayakta alkışlanırsın anlatılması gerekeni hakkıyla anlattığından ötürü.

Kimi zaman neden ben diye bir soru düşer ya aklımıza, gaflet deryalarında yüzerken. Neden olmasını yüreğimizden uzak tuttuğumuz vakitlerin seherlerini hep gözler kapalımı bekleriz. Neden hep mutluluk isteriz, neden güzellikte ısrar ederiz. Neden hep ben ben deriz. Oysa mutluluğun büyüklüğü, çekilen acıların büyüklüğüyle örtüşmez mi, ya güzellik, çirkinliğin yaratılmasıyla bir şükür vesile olmamış mıdır? Özlem, sevgiyi yürekte perçinleyen değil mi, elem hala bir şeyler hissettiğimizin emaresi değil midir? Acının varlığı değil midir duyarlılık sınırımızı belirleyen. Bencillik kalbi mühürleyen bir nefis bekçisi değil mi? Biz vadilerinde özgürce koşmak varken, neden bencillik zindanlarında kaybolmalı ki insan. Her yaratılana neden vardır bir hikmeti gözüyle bakılmaz ki. Tevafuklar nasıl rastlantı diye anılır ki. Oysa yöneten bilmez mi, neyi nereye koyacağını, hangi sahnede neler oynanacağını, repliklerde onun dilemediği bir şeyin söylenemeyeceğini. O, her şeyi hakkıyla bilendir. Dilediğini dilediği gibi evirip çevirendir. Bize düşen senaryoyu hakkıyla oynamaktır. Ve yönetmene itaatkâr bir oyuncu olmaktır.

İşte asıl garip olanın ta kendileri bizleriz. Maddi kazançları ebedi sanan, manevi kazançların hükmünü anlamayan, Mutlulukları dünyadakilerden ibaret bilen, acıları olgunluk vesilesi olarak algılayamayan, hasret ve özlemle büyümek yerine, her saniye küçülen, her şer altında bir hayır aramak yerine, neden feryatlarına sarılan, sevdayı yaratana ithaf etmek yerine, yaratılana iltifat etmekte bulan, vuslatı tebessümle beklemek yerine, acı bir son diye nitelendirmek, paylaşmanın zevkini, anlık doyumsuzluğuna tercih etmek, yüreklere Yaradan dan mükâfat olarak bırakılan sevgisini bile karşılık beklemeden sunamayan, asıl tüm garipliğine rağmen itiraftan aciz kalıp, hayatı gariplikle suçlayan bu aciz gönüller garip, hem de biçareliğim kol gezdiği şükürsüzlük ikliminde…


Hamdolsun duyguları, kalem mızrabıyla nakşettirene…

Ilknur Doğanay
Selam ve dua ile hayırlı günler kardeşim

Jan. 27
ahmed akwrote:

 

Dindarsan, laftan çok işe önem ver!..

Burası Berlin. Almanya'da yaşayan Müslümanlar kar kış demeden Filistin için dua ediyor...
 

Bir gün keserle çalışırken, elime öyle vurdum ki, acıdan fır fır dönmeye başladım. Tam o sırada babam karşıma dikildi, "Oğlum ben sana demedim mi dikkatli çalış, keseri şöyle tut, gözünü dört aç, sağa sola bakma!
Daha ne zaman keseri tutmasını, iş yapmasını öğreneceksin?" diye uzatıp durdu. Gerçi canımın acısından dinlemiyordum ama bana nasihat ettiğini çok iyi biliyordum. Canıma mı yanayım, onun laflarını mı dinleyeyim, derken asabım bozuldu, "Yeter be! Bana zaten olan oldu, bir de siz..." deyince babamın güldüğünü gördüm. Garibime gitti. Hemen sargı falan getirdiler, sardılar, biraz kendime gelince, babam aynı mütebessim çehre ile dedi ki;

"İşte evladım, nasıl ki bu hata senin canını acıttı ise her günah da insanı zor duruma düşürür. Zor duruma düşmüş adama nasihat etmek hiçbir zaman iyi değildir. Böyle kimselere yardım etmek en iyi nasihattir. Bu bakımdan sen iyi bir dindarsan laftan çok işe önem ver. İşin Müslümanca olmazsa lafın beş kuruş etmez. Hem de başkasının canını sıkar."

İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir. Ölçü ve ahenk ise "güzel"i ortaya koyar. Güzel yaşanmış bir hayat, aynı zamanda bir eserdir. Hiçbir nazım ve nesir, güzel yaşanan bir hayat kadar güzel ve tesirli değildir.

Peygamber Efendimiz'in hayatı en üstün ve en tesirli bir eserdir. Öyle ki; O'nun biyografisi bile yaşadığı hayatın gölgesidir. Sahabe, "anam babam sana feda olsun" diyor, o kadar hayran bırakmış kendine...

Bir arkadaşım, Amerikalıya demişti ki; "Size İslamiyet'i anlatayım mı?" Amerikalı da dedi ki; "Ben senin hayatını beğenmiyorum ki dinini anlatasın! Bu konuda seni dinlemek istemiyorum. Sen, bira içmeyen Amerikalılara benziyorsun!" Gerçekten o arkadaşın ahlakı çok bozuktu. Şaka yapacağım, milleti güldüreceğim diye kötü şeyler anlatırdı.

Sonuçta bir Hıristiyan, Müslüman'ı beğenmedi.

İnandığı gibi yaşamak, belagatin en tesirlisidir. Dikkat edin, İslam büyükleri, susabildikleri kadar susmuşlar, sadece İslamiyet'i yaşamışlar.

Harf inkılâbından sonra Kur'an yazısını okuyamaz olduk. Risale-i Nur'lar da eskimez yazıyla yazılıyordu. Kitapları aldım, okuyamadım. Okuyanları dinleyemedim. Anlayamıyordum Risale-i Nurları... Fakat Bediüzzaman'ı ziyarete gittim, onun fakir yaşayışını gördüm, çok hoşuma gitti. Hayatını anlatan ağabeyleri dinledim, kitaplar okudum, O'nu çok beğendim. Yani ben Risale-i Nurları okuyarak değil, Bediüzzaman'ın yaşayışının tesirinde kalarak Nur talebesi oldum. Allah demenin yasak olduğu devirlerde Allah deyişine, elinde zengin olma imkânları varken, fakirane yaşamasına hayran kalarak bağlandım ona...

Zübeyir ağabeyi, Bayram ağabeyi, Hüsrev ağabeyi, Tahir ağabeyi düşündükçe diyorum ki; "Bu hayatlara nasıl hayran olmazsın!"

Onlar, dünyaya önem vermedikleri için önemli oldular!

Kesin olan şudur: "Müslüman, zengin olacak, fakir yaşayacak. Bunda öyle bir sır var ki; karşıdakine tesir eder. Debdebe içinde yaşayıp da İslamiyet'i anlamak zor...

Kendi hayatımdan bir misal vereceğim. İslamî çalışmalara başladığımda milleti kurtarmak için işe başlamıştık. Anlattıklarımızı tamamen doğru ve kabule değer şeyler görüyorduk. Bizleri dinleyenlerin bunları kabul etmemesine kızıp, üzülüp ümitsizliğe düşüyorduk. Hatta hasta olduğumuz devirler bile oldu. Bir doktor, "Sen bu beyninden ne istiyorsun!" diye bağırmıştı bana. Bütün meselemiz milletin kurtulmasıydı.

İslamiyet'i zamanla öğrendikçe bizim vazifemizin sadece ve sadece İslamiyet'i öğrenmek, anlamak ve yaşamaktan ibaret olduğunu anladık, çok rahatladık.

Şimdi sohbetlerde soruyorlar, "Hizmet nedir? Nasıl hizmet edebilirim?" Diyorum ki; İslamiyet'i öğren, anla ve yaşa! En güzel hizmet budur.


HEKİMOĞLU İSMAİL
 Amerika'da bir eylemci Gazze'ye destek için eylem yaparken namaz kılarak dua etmeyi ihmal etmiyor...
 
hayırlı günler baki selamlar dua ile kardeşim 
Jan. 17
ecidalwrote:


                                                            TAKVA SAHİBİNİN ÖZELLİKLERİ (TAKVA YAŞAMI)

Kur'ânın emir ve yasaklarına uyanlar, Mutmainne Nefse ulaşarak cennete lâyık olurlar. Ancak Allah katında daha yücelmeyi dileyenler takvaya sarılmalı, onun özelliklerine göre yaşamına yön vermelidir. Cenâbı Allah'ın dostluğuna ancak " takva sahibi " olmakla erişilebilir. Her müslüman takvanın niteliklerini mutlaka bilmeli, bunları ceht ve gayretle uygulamalı, diğer bir deyişle takva yaşamı'nı kendisine temel prensip edinmeli, eğer tam uygulayamıyorsa Allahü Teâlâ'nın rahmetine sığınmalıdır. Tegabun 64/16: "Gücünüz yettiği ölçüde takvada bulunun..." Takvanın temelinde; " Hakkı sevmek, halkı sevmekle olur. " prensibi yer almaktadır. İnsanın Allah katında yücelmesi, ancak beşere (insanlara) hizmetle mümkündür.

Takva özelliklerine bürünmek, nefsin terbiye yolun'dan başka birşey değildir. Kötülüklerin kaynağı nefs; arınmakla kurtuluşa erebilmekte, ilâhî sıfatlara ve Cenâbı Allah'ın sevdiği özelliklere sahip olmanın mutlak yolu da, takvadan geçmektedir. Nefs terbiyesi ile ilgili olarak, tasavvuf ehlinin öngördüğü birçok yöntemler, islâmi kitaplarda yer almıştır. Ancak Kûr'an; nefs arındırılmasının ancak takva sıfatlarına bürünmekle mümkün olduğunu vurgulamıştır.

Allahü Teâlâ; kullarının dostluğuna ve sevgisine erişebilmesi için erdirici yolu belirlemiştir. Yûnus 10 / 63 : " Allah'ın dostları, iman edip te takvaya sarılmış olanlardır. " Şu halde ilâhî yol : A) Allah'a iman, B) Takvadır

            

ALLAH A EMANET OL SELAM VE DUA ILE
Jan. 11