ırmak's profileırmak adlı kullanıcının ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
ırmak adlı kullanıcının alanı |
|||||||||||||||||||
|
June 25 GENEL AF ÜÇ AYLARGenel af, üç aylar
![]() Dünya’yı kendi ekseni etrafında döndürüp, geceyle gündüzü yaratan, Dünya’yı Güneş’in etrafında döndürüp mevsimleri yaratan Allah, her dakikayı her saati mukaddes kılmıştır. Mazi geçip gitmiş, onunla uğraşma. İstikbal gelmemiş; onunla da meşgul olma. Bulunduğun ânı İslâm’a uydur. Mademki her an ölebiliriz, öyleyse her an helal dairede bulunmalıyız ki, helal daireden ahirete gidelim. Böylece günün saniyeleri bile mübarek olur. Fakat her insan bu kadar şuurlu olamaz. Onun için cuma gününe, arife günlerine, bayramlara, üç aylara önem verilmiş. Gaflete dalan insanlar hiç değilse bu mübarek günlerde ibadetlerini artırsınlar. Aslında bu dönemler, “genel af”tır, tövbe edenler affa mazhar olur. Zaman durmuyor, akıp gidiyor... Bu akışın nirengi noktaları, trafik işaretleri mübarek günlerdir. Bazı insanlar bu günlerle bütünleşerek, daha güzel bir yaşantıya kavuşurlar. Üç aylar, Müslümanların ibadette gayrete geliş anıdır. Bu aylarda Müslümanlar maddeten ve manen çok fedakârlıkta bulunurlar. Bu fedakârlık onları sıkı sıkıya İslâm’a bağlar. Peygamber Efendimiz (sas); “Recep, Allah’ın(cc) ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır.” buyurmuştur. Beş mübarek geceden dördü bu aylardadır. Regâib Kandili, namazın farz olduğu Miraç Kandili, aklanma, arınma, affedilme manasına gelen Berat Kandili, bin geceden hayırlı Kadir Gecesi bu aylardadır. Üç aylar tövbe aylarıdır. Günahlar ruhun üzerine yapışan kirlerdir. Nasıl ki beyaz elbiseye nokta nokta kirler yapışır, elbisenin rengini değiştirirlerse ruha yapışan günahlar da ruhu zor duruma düşürür. Bu sebepten tövbelerle, günah kirlerini temizlemek lazım. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: “Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır... Her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar adeta bir başka büyüyle gelir, geçer, gelip geçerken de derecelerine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.” Aylar mübarektir. Önemli olan insanın mübarek olmasıdır. İnsanın mübarekliği de haramlardan arınmak, helal dairede yaşamaktır. “Allah’ım, Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.” HEKİMOĞLU İSMAİL Üç aylar birer dua ve niyaz mevsimidir. En güzel duaları başta sahabiler olmak üzere İslâm büyüklerinden öğreniyoruz. Hz. Ali'nin Receb ayında şu şekilde dua ettiği rivayet edillir: “Allahım, salat eyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselamın üzerine; hikmet yıldızları ve devamlı nimet ve ismet kaynağı ehl-i beytine. Üç aylara Girerken![]()
Dinî anlatımda "Şühûr-ü selâse", yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir. Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur'ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban'da üç yüzü aşar, Ramazan'da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz. Bu bakımdan üç aylar “pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)” olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür. Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur'ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, “bu çok sevaplı ibadet ayları”ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı “yatırım” olur. Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır. İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir. Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır. Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü'minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur'ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir. Böylece bütün mü'minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah'ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur'ânlar, Arş'a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor. Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü'min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur'ân'ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir. Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır. Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü'min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir. Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü'minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz. (1). Şuâlar, s.416. (2). Emirdağ Lâhikası, 1:40. (3). Kastamonu Lâhikası, s.93.5. Mektubat, 281-285. Mehmet Paksu
--------------------------------------------------------------------------------------------
Reğâib Kandili
![]() Bu gece Regâib Kandili. Hakkında bir kitap(çık) yazılabilecek bir seçkin gecenin fihrist başlıkları gibi, süzme cümleler ile Regâib’i ve onun karşısındaki duruşumuzu bir kere daha hatırlamaya ihtiyacımız var.
Kuraklıktan çatlamış topraklar için su ne ise amelsizlikten kurumuş kalpler için bu gece odur. İşte kısa kısa tarifleriyle Regâib’i fikren hatırlama ve hissen duyma adına hep beraber bir besmele çekmiş olalım: Receb ayının ilk cuma gecesi olan Regâib, beş derece katmerli mübarekiyete sahiptir. 1. Her normal gecede bulunan bir icabet saatini içermesi bakımından sahip olduğu kıymet. 2. İçinde bulunduğu Receb ayının, “mübarek üç aylar”ın bir ayı olması itibarıyla, o üç aylardan devşirdiği mübarekiyet. 3. Receb ayının aynı zamanda “hürmetli/haram aylar”dan olması açısından, gelen bir muhteremlik. 4. Cuma gecesi olması itibarıyla, hadd-i zatında mukaddes olan cumadan gelen bir kutsiyet. 5. Bizzat Regâib gecesi olması noktasında, kendi zâtî kutsiyeti ve hususiyeti. İşte bu beş kutsal, Receb-i Şerif’in ilk cuma gecesinde olan Regâib’de birleşmek suretiyle, aynı vakti paylaşınca, ortaya beş yönden kutsiyeti katmerli olan bir Regâib gecesi çıkmaktadır. Bunları bilen bu gece uyuyamaz! Regâib gecesi, duaların kabul edildiği beş geceden birisidir. “Beş gece vardır ki, o beş gecede yapılan dualar geri çevrilmez, kabul olunur. Bunlar: 1- Recep ayının ilk cuma gecesi (Regâib gecesi). 2- Şaban’ın 15. gecesi. 3- Cuma geceleri. 4- Ramazan Bayramı gecesi. 5- Kurban Bayramı gecesi.” buyuruyor Dua Peygamberi. [Suyûtî, Câmiu’s-Sagîr, (Feyzü’l-Kadir’le birlikte), 3/454, Beyrut, 1972 (İbn-i Asâkir’den rivayetle). Ayrıca bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, 2/93]. “Duanız olmasa Rabb’im size ne diye değer versin!” dedirtiyor Kur’an. İstemeyene verilmez ki! İsmini meleklerin koyduğu gece İsmini meleklerin koyduğu özel bir gecedir Regâib gecesi. “Allah’ın her günü mübarektir; ama bazı istisnaî günler ve geceler vardır.” Peygamberimiz Efendimiz (sas): “Receb-i Şerif’in ilk cuma gecesinden gafil olmayın! O, öyle bir gecedir ki, melekler o geceyi Regâib [yani elde edilmek istenen büyük armağan] adını vermişlerdir…” buyurmuştur. [A. Geylani, Gunye, s. 272, Çvr. A. F. Meyan, Berekat Y., İst., 1981] İnsan, melek olmak için var değildir; ama melekleri geçebilecek donanıma sahiptir. Demek melekleşmekten öte bir hedefi vardır. Öte’yi yakalayabilmek için önce melekleşmek, melekleşmek için de önce melekûtî âlemlere meleke kazanmak, bu meleke için de şu mülk âleminden ve bedenden geçmek, geçebilmek için de Regâib gibi mana âleminin Allah’a en yakın zirvelerine çıkmak, çıkabilmek için ise seccâdeye binmek, efsunlu dualarla kanatlanmak lazım! Efendimiz’in (sas) Allah’ın çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütf u ihsanlara, semavî mevhibelere eriştiği bir gecedir Regâib gecesi. Cenab-ı Mevla, Hz. Muhammed’e lütfettiği küllî rahmet ve ihsanların kapısını, cüz’î planda tek tek ümmetine de açık bırakmış. Akıllı davranan, yolunu bulan, iradesinin hakkını veren her kul o harikulade ikramlardan nasibdâr olabilir. Rağbet göstermeden, Regâib’e erilmez, Regâibleşilmez. Bu gece, üç aylık mübarek ahiret pazarının ilk sergisi. Bir arınma, aklanma, paklanma fırsatı. Ahirete yatırım vakti; her türlü sevap ticaretinin yapıldığı bir pazaryeri. Regâib gecesi, “cismaniyet-i Muhammediye’ye ait ilk hayat maddesinin ismet ve iffet sadefi bulunan Hazret-i Âmine Hatun’a tevdi olunduğu mübarek rahmet gecesidir. Bu nurlu gece veladet-i Ahmediye güneşinin açacağı sabahın rahmet ve saadet başlangıcıdır.” Bediüzzaman, Rasulullah’ın bir derece bir cihette şehâdet âlemine (ana rahminden dünyaya) Regâib gecesi teşrif ettiğini belirtmiştir. Çocuk sahibi olacağının müjdesini aldığında yüreği hoplayan, uçacakmış gibi çığlık atan mü’minler, bu gece çocuklarından da, kendilerinden de çok sevdikleri Rasulullah’ın müjdesi ile sabahlara kadar salât ü selam getirirler. Sehl b. Abdullah Tusterî (ra) buyurmuştur ki: “Allah Teala, Nebiy-yi Muhterem’i ana rahmine düşürmeyi dilediği gece emreyledi. Emri üzerine Cennet hazinedârı melek, Firdevs cennetini açtı ve bir münadi, göklere ve yerlere: “Âgâh olun ki, Muhammed’in nuru, bu gece ana rahminde karar kıldı, hilkati onda tamam olup dünyaya gelerek beşîr ve nezîr (müjdeleyici ve sakındırıcı) olsa gerek!” diye seslendi.” [H. Algül, İslam Tarihi, 1/123]. Nur-u Muhammedî’nin anne rahmine düştüğü gece kainata seslenmiş ve sesini bırakmış bulunan meleğin hâlen mevcut olan o sesi acaba kalb kulağıyla duyulmaya çalışılsa, duyulamaz mı? Regâib, Zât-ı Ahmediye’nin manevî terakki hayatının başlangıcının unvanıdır, diyor Bediüzzaman. Peki şefaatini umduğumuzu söylerken samimi olduğumuzdan şüphe etmediğimiz biz ümmetinin de ruhî hayatı için de öyle mi? Regâib gecesinin de üzerimizde hakkı vardır. “Senin üzerinde nefsinin, ehlinin hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver!” buyuruyor Allah Rasulü. Zamanın da üzerimizde hakkı vardır. Zamanın hakkı, farz, vacip ve sünnet vakitlerinde o ibadetleri önceleterek ifa etmektir. Regâib gecesi, seccâdelerin kanatlarında mi’raca yükselinecek “istisnâ ânlâr”dır. “Kulun Allah’a en yakın olduğu an, secde ânıdır. O halde secdede bolca dua edin!” Böyle diyor secde edenlerin şâhı. Mükemmellik yolculuğunda sürekli ilerlemek hedefindeki insanoğlu, uzayın sonsuzluğunun ve sınırsızlığının ötesindeki Mutlak Sonsuz ve Sınırsız’a ancak kendi kalbinden yol bulabilir, secdeye kapaklanmış bir kalbin. Regâib Kandili, Allah ile vuslat vaktidir. “Receb ayı Allah’ın ayıdır.” buyurmuş Allah’ın sevgilisi. Regâib ise vuslat hareminin eşiği. “Gece âleminin tâçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri(dir)” diyor “En Yakınlardan Biri”. Demek kandil zamanları da secdeye gidiyor, Allah’a olabildiğince yakınlaşıyor. Secde halindeki zamana mübarek zaman dilimleri diyoruz. Eğer kul da, o secde halindeki zamanın içerinde kendi secdesini yaparsa, mübarekleşir, Allah ile buluşur. Güzellere dilbeste olanlar, bütün güzellerin en güzeli ve güzelliğin asıl kaynağı olan Hz. Cemîl-i zül’l-cemâl ile vuslat için nasıl biğâne kalabilirler ki?!. Menâzil b. Lâhik’a babasının dediği gibi: “Allah’a sakın asi gelip onun cezasına çarpılmayasın. Mübarek geceler senden daha ne kadar şikayet edecekler? Melaike-i kiram, mübarek günler ve geceler, senden hep şikayet etmektedirler.” Sakın Regâib kandili de bizi Allah’a şikayet edecek olmasın!.. Hani “Ebu Bekir’in bir gecesi var ki, Ömer’in bütün ömrüne bedel!” dediği gibi. Ey gönül! Bir gece yaşa ki, bir ömre bedel olsun! Bu yaşayacağın son Regâib gecesi olabilir, elvedâ Regâib’i... Musa Hub ------------------------------------------------------------------------------------------ ![]() Üç aylara ulaştıran Rabb'imize şükürler olsun!.
Yeryüzünün her mekânı, hayatın her zamanı fazilet ve kutsiyette eşittirler. Çünkü her mekânı ve zamanı yaratan Rabb'imizdir. Ancak üç mekân ve üç zaman vardır ki onlar müstesna.
-Mekke'deki Mescid-i Haram, Medine'deki Mescid-i Nebi ve Kudüs'teki Mescid-i Aksa mekânları.. Buraların yeryüzünün en kutsal mekânları oldukları, buralarda yaşanan olaylarla ve Efendimiz (sas) Hazretleri'nin de hadisleriyle sabittir. Bu sebeple yeryüzünün herhangi bir yerinden bir başka mescide ibadet etmek niyetiyle yola çıkılmaya gerek duyulmazken, bu üç mescitte ibadet için en uzak diyarlardan bile aylarca yol alınabilir.. Çünkü bu üç mekânın yeryüzü coğrafyasının en üstün mekânları olduklarından en küçük bir tereddüt bile yoktur. Bazı mekânların bazılarından üstünlüğü sabit olduğu gibi, zaman dilimlerinin bazıları da bazılarından aynı şekilde üstündürler. Nitekim üç aylar, içindeki kandil geceleri ve Kadir Gecesi gibi kutsal zaman parçaları da böyle öteki devrelerden üstündürler. İşte bu üstün zaman parçaları olan üç aylar, geçtiğimiz cuma gününden itibaren bizi bir daha şefkat ve sevgi ile kucaklamış bulunmaktadır. Böyle eşsiz bir zamana bir daha eriştirdiği için Rabb'imize ne kadar şükretsek azdır.. Çünkü girdiğimiz Recep ayı ile başlayıp Şaban ayı ile devam edecek olan ruhani yükselmeler, Ramazan ayında en üst dereceye ulaşır, Kadir Gecesi'nde ise, üç aylar boyunca kendini manen hazırlamış olan mümin artık İlahi affa tam nail olacak bir kâmil mümin haline yücelmiş olabilir. Hatta bayramda da yeniden bir beyaz sayfa açarak yepyeni taptaze bir başlangıç yapma bahtiyarlığına bile ulaşabilir.. Bu mümkün mü? Hiç şüpheniz olmasın. Kendinizi üç aylar boyunca özel bir korumaya alırsanız Rabb'imiz sizi bağışladıkları arasına alabilir.. Çünkü Rabb'imiz kulunun cehennemde azap görmesinden değil cennette mutlu olmasından memnun oluyor.. Bunun için de sebepler hazırlıyor, bazı mekânları, bazı zamanları diğerlerinden üstün kılıyor ki, kulları bu devrelerden istifade ile kendilerine çekidüzen versinler, yeni bir hamle ve teşebbüsle dinî hayatlarında ilerleyip kâmil bir mümin haline gelerek cennete layık duruma yükselsinler. Bundan dolayıdır ki Efendimiz (sas) Hazretleri, Recep ayında ibadetlerini daha da artırmış, Şaban ayında ise bir kat daha ileriye götürmüş, Ramazan'daki umumi affa layık olma örneğini artırdığı ibadetleriyle vermiştir.. Bu sebeple bu ayda tövbe istiğfarlarla daha fazla ibadet edilir, oruç tutulur, hayır hasenatta ilerlemeler kaydedilir. Hatta kaza namazları varsa kılarak tümüyle bitirmeye niyet edilir. Ta ki Ramazan'daki umumi affa girerek yeniden bir beyaz sayfa açma bahtiyarlığına erişme mutluluğu yaşasın.. Ayı tümüyle oruçlu geçirme şeklinde bir emir yoktur. Ancak Efendimiz (sas)Hazretleri'nin ayın ortalarında üç gün, bir de pazartesi perşembe günleri tutmayı adet edindikleri oruçları söz konusudur. Onlara uymaya çalışmak sünnet sevabı kazanmaktır. İşte henüz başında bulunduğumuz bu mübarek aylar, önümüzdeki kandil geceleri hayatımıza yeniden bir çekidüzen verme fırsatı veriyor, dinî hayatımızı daha ileriye götürme azmi kazanmamıza zemin hazırlamış oluyor.. Biz de Efendimiz (sas ) Hazretleri'nin duasını tekrarlayarak girmiş bulunuyoruz böyle bereketli üç aylarımıza: -Allah'ım mübarek kıl bize Recep ve Şaban'ı; affımıza vesile eyle ulaştıracağın Şehr-i Ramazan'ı! Dinî hayatımızda tekamüle sebep olacak üç aylar dileğimizle .. AHMED ŞAHİN " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz" ![]() June 21 Namaz kılmayanlara....June 10 KIL BENİ EY NAMAZ
KIL BENİ EY NAMAZ...![]()
|
||||||||||||||||||
|
No list items have been added yet.
|
|
ahmed akwrote:
|
|
|
ahmed akwrote:
Tuhaf bir yalan: HAYATINI YAŞA!
Şuna şaşırayacak mıyız: Yaşamadığımız bir hayata dair sorulduğumuzda... Oysa, özellikle bu yüzden, yaşamadığımız için sorumlu tutulmamız anlaşılabilir birşeyken.
Anlaşılması güç olan, tam “burada,” tam da yaşamadığımız hayatın içinde, bu nitelikteki hayatın sorumluluğunu rahatlıkla taşıyor olmamız.
Bu rahatlık, sürdürülebilir kılıyor, ama hayatı yalnızca “sürdürülebilir” kılması onu insanî olmaktan uzaklaştırıyor. Soğuk, “mekanik” bir rahatlık. Şeyler ile kurduğumuz her türde ilişkinin doğasını belirleyen bu rahatlığın spekülatifliği, hayatlarımızın bir tehditle sınanmasıyla kolayca açığa çıkabilir.
İnsanın bir üretim aracı olarak tarihte yeniden icadı ve bu tarihî ahmaklığın zekice sistemleştirilmesi olgusunun sürekliliği; tahakkümcü iktidar ilişkilerinin kesintisizliği; en alttan en üst seviyeye kadar bu ilişkiler ağı içinde uygulanan yöntemlerle ve geliştirilmiş stratejilerle dünyayı “insansızlaştırma” pratikleri hayatın imkân alanlarını zorbaca daraltmıştır. Hayatın yaşanamazlığı dediğimiz şey tercihlerimizin (sahip olduğumuz bir parça özgürlük de iktidar ilişkilerinin işleyişinden bağımsız değildir), yapıp ettiklerimizin neye tekabül ettiği, neye eşitlendiği ile ilgilidir: Kendimizin dışında bir yere... Kendimizin yokluğuna.
Hayat, hayatiyetini yitirmiştir. Hayatı canlı kılan öz, bugünün üretilmiş hakikat alanında yer bulmamaktadır. Sürgit iktidar ilişkilerinin içinde hakikat üreten aygıtların insanı tâbi kılan, hizaya sokan, disipline eden teknikleri hayatı sahici olmaktan çıkarmış, bir yalana dönüştürmüştür. Artık hiçbir şeyin değeri hayata nasıl hizmet ettiği, ona ne kattığı ile ölçülemez, çünkü hayat, merkezî olma vasfından boşaltılarak mübadele ilişkilerinin vahşi değerlerince yeniden üretileceği pazara sürülmüştür: Mülkleştirilmiştir. Parçalara bölünmüş ve el konulmuştur.
İnsan için hayat, anlamlandırmanın, keşfetmenin, zenginleştirmenin imkânların açık olduğu özgür bir tecrübe olmaktan çıkmıştır:
Birikimi değil, eksilişi işaret etmektedir. “Ziyanda olma” hâli, ekonomi merkezli düşüncenin kâr-zarar denkleminde daimileştirilmiştir. Televizyon ekranlarından akan rakamlar, grafikler iyinin ve kötünün sözcülüğünü üstlenmiştir. Hikmetin değil, tahakkümün dilini kullanarak. Bu dil, formüle ettiği yaşayış biçimlerini kaçınılmaz bir kadermiş gibi seçeneksiz olarak dayatmaktadır. Acil bir amaçlılığın kuvvetle vurgulandığı bu buyurgan dil, insanı sürekli bir geç kalmışlık ve yetersizlik duygusuyla kışkırtıyor. Öyle ki, sonuçta profesyonel bir işle bağlantılandırılmayan düşünce lanetlenmekten kurtulamaz. İnsansızlaştırılmış her alanda, pratik çıkarların barbar yüzü sırıtmaktadır. Çürümüşlük, uğursuz bir sakınımla şımartılırken, insan için imkânsız kılınmış hayatın içinde sığınılacak bir köşe kalmamıştır. Özel hayat, bir şakadan ibarettir. Eğlencenin eğlendirmeyen dünyası, insansızlaştırılmış bir dünyada insan için tasarlanan en doğal mekanların, toplama kamplarının, toplu mezarların, açlık bölgelerin, sefalet yuvalarının, bombalanmış şehirlerin üzerinde yükselerek onları görülmez kılmaktadır. Eğlencenin sağırlaşmaya ve körleşmeye sonuna kadar açık dünyası, gündelik yaşayışın cömertce sunduğu sıkıntılar ve karabasanlarla semirmiş, piyasanın ruhuna uygun biçimde; kendi zamanını ancak satın alarak sahiplenen insan için vazgeçilmezliğini ilan etmiştir.
Gündelik yaşayışın sathiliği, derinindeki sahteliği kurnazca gizliyor. Kimse, bir hayata sahip olduğu için yaşıyor görünmemektedir, çünkü hayat, umutsuz bir hayatta kalma çabasına sabitlenen bakışlarda yitip gitmiştir. “Hayatını kazanmaya” çalışan kişi, daha baştan neyi kaybettiğini gözden kaçırmıştır. Adorno’nun ifadesiyle “kendi yokluğunun ideolojisine dönüşmüş olan hayat”ın içinde, modern toplumun ideal bireyi, yerleşik olana arısasızca eklemlenerek, kendi yokluğunu onaylamış bir sahtelik dolayımında sürekli yeniden—üretmektir. çalışıp çabalamaları, faaliyetleri bu sahtelikle çarpıtılmıştır. Kâr’ın mutlaklaştırıldığı global pazarın müşterilerinin ruhları, faydalı, üretken, işe yarar görünmenin hâlâ hayatta kalmanın tek geçerli şartı olduğu baskısının dehşetiyle sakatlanmıştır.
Bu sakatlanışla kendine ait bir hayatı yaşayabilme yeteneği bütünüyle körelmiş olan insan, bugün, tuhaf bir huzursuzluğa kapıldığında şu mazeretle rahatlayabilir: “Herkes böyle yaşıyorsa, bunda garip olan ne?” SEDAT TURAN
CUMAMIZ HAYIRLARA VESİLE OLSUN İNŞALLAH KARDEŞİM DUADA BULUŞALIM DUA İLE
Mar. 5
|
|
|
ahmed akwrote:
HAYAT NE GARİP
![]() Hayat ne garip, bu yolculuğa başlarken herkes gülüyordu, bir tek ben ağlıyordum. Yolculuğun son deminde ise ben gülerken herkes ağlıyor olacak büyük bir ihtimalle. Garip olmasına garip de, acaba garip olan hayatın kendisi mi, yoksa biz insanoğlu mu? Hayatın bir garip yanı varsa, oda olsa olsa bizim gibi biçare yolculara yoldaşlık etmek. Yol bilmez, iz bilmez, dilinden keşkeler düşmez, neden diye sorgulamayı kendine siper edinmiş yolcularla ne kadarda başarılı bir ömür filmi çıkarılabilir ki. Hayat senaryosuna ne kadar başarısızlık yüklenebilir ki, senaryoda yazılanları idrak edemedikten sonra. Yönetmenin asıl ifade etmek istediğini çekip alamadıktan sonra.
Oysa hayat filmi öyle titizlikle kaleme alınmış ki, her şey büyük bir intizamın gölgesinde ilerliyor. Ağlanması gereken yerde ağlanıyor, gülünmesi gereken yerde gülünüyor. Koşulması gereken yerde koşuluyor, durulması gereken yerde duruluyor. Bütün bir film boyunca ev sahipliği yapan evren seti ve başrol oyuncularının en iyi rolü sergileyebilmesi adına arka planda koşuşturan, hiç görünmeyen ama bu senaryonun yapı taşlarını oluşturan varlık ekibi ve yapılan tüm hatalara rağmen tövbe ettirip yeniden bir şans daha veren yönetmenin tek amacıdır, bu yaşam filmiyle oyuncuya asıl idrak etmesi gerekeni göstermek. İşte bu öyle bir idrak ki, ya bu filmin sonun da yok olup gidersin hiçliklere doğru, ya da daima ayakta alkışlanırsın anlatılması gerekeni hakkıyla anlattığından ötürü. Kimi zaman neden ben diye bir soru düşer ya aklımıza, gaflet deryalarında yüzerken. Neden olmasını yüreğimizden uzak tuttuğumuz vakitlerin seherlerini hep gözler kapalımı bekleriz. Neden hep mutluluk isteriz, neden güzellikte ısrar ederiz. Neden hep ben ben deriz. Oysa mutluluğun büyüklüğü, çekilen acıların büyüklüğüyle örtüşmez mi, ya güzellik, çirkinliğin yaratılmasıyla bir şükür vesile olmamış mıdır? Özlem, sevgiyi yürekte perçinleyen değil mi, elem hala bir şeyler hissettiğimizin emaresi değil midir? Acının varlığı değil midir duyarlılık sınırımızı belirleyen. Bencillik kalbi mühürleyen bir nefis bekçisi değil mi? Biz vadilerinde özgürce koşmak varken, neden bencillik zindanlarında kaybolmalı ki insan. Her yaratılana neden vardır bir hikmeti gözüyle bakılmaz ki. Tevafuklar nasıl rastlantı diye anılır ki. Oysa yöneten bilmez mi, neyi nereye koyacağını, hangi sahnede neler oynanacağını, repliklerde onun dilemediği bir şeyin söylenemeyeceğini. O, her şeyi hakkıyla bilendir. Dilediğini dilediği gibi evirip çevirendir. Bize düşen senaryoyu hakkıyla oynamaktır. Ve yönetmene itaatkâr bir oyuncu olmaktır. İşte asıl garip olanın ta kendileri bizleriz. Maddi kazançları ebedi sanan, manevi kazançların hükmünü anlamayan, Mutlulukları dünyadakilerden ibaret bilen, acıları olgunluk vesilesi olarak algılayamayan, hasret ve özlemle büyümek yerine, her saniye küçülen, her şer altında bir hayır aramak yerine, neden feryatlarına sarılan, sevdayı yaratana ithaf etmek yerine, yaratılana iltifat etmekte bulan, vuslatı tebessümle beklemek yerine, acı bir son diye nitelendirmek, paylaşmanın zevkini, anlık doyumsuzluğuna tercih etmek, yüreklere Yaradan dan mükâfat olarak bırakılan sevgisini bile karşılık beklemeden sunamayan, asıl tüm garipliğine rağmen itiraftan aciz kalıp, hayatı gariplikle suçlayan bu aciz gönüller garip, hem de biçareliğim kol gezdiği şükürsüzlük ikliminde… Hamdolsun duyguları, kalem mızrabıyla nakşettirene… Ilknur Doğanay ![]() Selam ve dua ile hayırlı günler kardeşim
Jan. 27
|
|
|
ahmed akwrote:
Dindarsan, laftan çok işe önem ver!..
Burası Berlin. Almanya'da yaşayan Müslümanlar kar kış demeden Filistin için dua ediyor... Bir gün keserle çalışırken, elime öyle vurdum ki, acıdan fır fır dönmeye başladım. Tam o sırada babam karşıma dikildi, "Oğlum ben sana demedim mi dikkatli çalış, keseri şöyle tut, gözünü dört aç, sağa sola bakma!
Daha ne zaman keseri tutmasını, iş yapmasını öğreneceksin?" diye uzatıp durdu. Gerçi canımın acısından dinlemiyordum ama bana nasihat ettiğini çok iyi biliyordum. Canıma mı yanayım, onun laflarını mı dinleyeyim, derken asabım bozuldu, "Yeter be! Bana zaten olan oldu, bir de siz..." deyince babamın güldüğünü gördüm. Garibime gitti. Hemen sargı falan getirdiler, sardılar, biraz kendime gelince, babam aynı mütebessim çehre ile dedi ki; "İşte evladım, nasıl ki bu hata senin canını acıttı ise her günah da insanı zor duruma düşürür. Zor duruma düşmüş adama nasihat etmek hiçbir zaman iyi değildir. Böyle kimselere yardım etmek en iyi nasihattir. Bu bakımdan sen iyi bir dindarsan laftan çok işe önem ver. İşin Müslümanca olmazsa lafın beş kuruş etmez. Hem de başkasının canını sıkar." İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir. Ölçü ve ahenk ise "güzel"i ortaya koyar. Güzel yaşanmış bir hayat, aynı zamanda bir eserdir. Hiçbir nazım ve nesir, güzel yaşanan bir hayat kadar güzel ve tesirli değildir. Peygamber Efendimiz'in hayatı en üstün ve en tesirli bir eserdir. Öyle ki; O'nun biyografisi bile yaşadığı hayatın gölgesidir. Sahabe, "anam babam sana feda olsun" diyor, o kadar hayran bırakmış kendine... Bir arkadaşım, Amerikalıya demişti ki; "Size İslamiyet'i anlatayım mı?" Amerikalı da dedi ki; "Ben senin hayatını beğenmiyorum ki dinini anlatasın! Bu konuda seni dinlemek istemiyorum. Sen, bira içmeyen Amerikalılara benziyorsun!" Gerçekten o arkadaşın ahlakı çok bozuktu. Şaka yapacağım, milleti güldüreceğim diye kötü şeyler anlatırdı. Sonuçta bir Hıristiyan, Müslüman'ı beğenmedi. İnandığı gibi yaşamak, belagatin en tesirlisidir. Dikkat edin, İslam büyükleri, susabildikleri kadar susmuşlar, sadece İslamiyet'i yaşamışlar. Harf inkılâbından sonra Kur'an yazısını okuyamaz olduk. Risale-i Nur'lar da eskimez yazıyla yazılıyordu. Kitapları aldım, okuyamadım. Okuyanları dinleyemedim. Anlayamıyordum Risale-i Nurları... Fakat Bediüzzaman'ı ziyarete gittim, onun fakir yaşayışını gördüm, çok hoşuma gitti. Hayatını anlatan ağabeyleri dinledim, kitaplar okudum, O'nu çok beğendim. Yani ben Risale-i Nurları okuyarak değil, Bediüzzaman'ın yaşayışının tesirinde kalarak Nur talebesi oldum. Allah demenin yasak olduğu devirlerde Allah deyişine, elinde zengin olma imkânları varken, fakirane yaşamasına hayran kalarak bağlandım ona... Zübeyir ağabeyi, Bayram ağabeyi, Hüsrev ağabeyi, Tahir ağabeyi düşündükçe diyorum ki; "Bu hayatlara nasıl hayran olmazsın!" Onlar, dünyaya önem vermedikleri için önemli oldular! Kesin olan şudur: "Müslüman, zengin olacak, fakir yaşayacak. Bunda öyle bir sır var ki; karşıdakine tesir eder. Debdebe içinde yaşayıp da İslamiyet'i anlamak zor... Kendi hayatımdan bir misal vereceğim. İslamî çalışmalara başladığımda milleti kurtarmak için işe başlamıştık. Anlattıklarımızı tamamen doğru ve kabule değer şeyler görüyorduk. Bizleri dinleyenlerin bunları kabul etmemesine kızıp, üzülüp ümitsizliğe düşüyorduk. Hatta hasta olduğumuz devirler bile oldu. Bir doktor, "Sen bu beyninden ne istiyorsun!" diye bağırmıştı bana. Bütün meselemiz milletin kurtulmasıydı. İslamiyet'i zamanla öğrendikçe bizim vazifemizin sadece ve sadece İslamiyet'i öğrenmek, anlamak ve yaşamaktan ibaret olduğunu anladık, çok rahatladık. Şimdi sohbetlerde soruyorlar, "Hizmet nedir? Nasıl hizmet edebilirim?" Diyorum ki; İslamiyet'i öğren, anla ve yaşa! En güzel hizmet budur. HEKİMOĞLU İSMAİL Amerika'da bir eylemci Gazze'ye destek için eylem yaparken namaz kılarak dua etmeyi ihmal etmiyor...
hayırlı günler baki selamlar dua ile kardeşim
Jan. 17
|
|
|
ecidalwrote:
TAKVA SAHİBİNİN ÖZELLİKLERİ (TAKVA YAŞAMI) Kur'ânın emir ve yasaklarına uyanlar, Mutmainne Nefse ulaşarak cennete lâyık olurlar. Ancak Allah katında daha yücelmeyi dileyenler takvaya sarılmalı, onun özelliklerine göre yaşamına yön vermelidir. Cenâbı Allah'ın dostluğuna ancak " takva sahibi " olmakla erişilebilir. Her müslüman takvanın niteliklerini mutlaka bilmeli, bunları ceht ve gayretle uygulamalı, diğer bir deyişle takva yaşamı'nı kendisine temel prensip edinmeli, eğer tam uygulayamıyorsa Allahü Teâlâ'nın rahmetine sığınmalıdır. Tegabun 64/16: "Gücünüz yettiği ölçüde takvada bulunun..." Takvanın temelinde; " Hakkı sevmek, halkı sevmekle olur. " prensibi yer almaktadır. İnsanın Allah katında yücelmesi, ancak beşere (insanlara) hizmetle mümkündür. Takva özelliklerine bürünmek, nefsin terbiye yolun'dan başka birşey değildir. Kötülüklerin kaynağı nefs; arınmakla kurtuluşa erebilmekte, ilâhî sıfatlara ve Cenâbı Allah'ın sevdiği özelliklere sahip olmanın mutlak yolu da, takvadan geçmektedir. Nefs terbiyesi ile ilgili olarak, tasavvuf ehlinin öngördüğü birçok yöntemler, islâmi kitaplarda yer almıştır. Ancak Kûr'an; nefs arındırılmasının ancak takva sıfatlarına bürünmekle mümkün olduğunu vurgulamıştır. Allahü Teâlâ; kullarının dostluğuna ve sevgisine erişebilmesi için erdirici yolu belirlemiştir. Yûnus 10 / 63 : " Allah'ın dostları, iman edip te takvaya sarılmış olanlardır. " Şu halde ilâhî yol : A) Allah'a iman, B) Takvadır ![]() ALLAH A EMANET OL SELAM VE DUA ILE
Jan. 11
|
|
|